Yazı Detayı
18 Haziran 2017 - Pazar 15:39 Bu yazı 229 kez okundu
 
ÂLEM-İ İSLÂM’DA ORUÇ İNKILÂBI / İhsan ŞENOCAK
İhsan ŞENOCAK
info@kastamonuilkhaber.com
 
 

 

ÂLEM-İ İSLÂM’DA ORUÇ İNKILÂBI

On dört asır önce oruca çağrı, “İman edenler!”1  diye başladı; “Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı.” şeklinde devam etti; “Umulur ki müttakiler kadrosuna dahil olursunuz.” ifadesiyle sona erdi. Âyetin bu şekilde terkib edilmesinden murâd (Allah-u A’lem) şudur: “Müslümanlar, dikkat ediniz! Oruç, ancak müminlerin eda edebileceği bir ibadettir. Kâfirler, münafıklar oruç tutmaz, tutsa da bu sadece şekil cihetiyle  tutulmuş bir oruçtur.” Önceki Ümmetlere de farz kılındığına dair olan ifade ise müminleri teselliden ibarettir. Temmuz, Ağustos ayında oruç tutup susuz kalanlar nefislerinin, “Neden size bu kadar büyük bir meşakkat takdir edildi.” diye tahrikleri karşısında Nemrud’a karşı direnen Hz. İbrahim’i, Firavun’a meydan okuyan Hz. Musa’yı tefekkür eder; onların aynı mevsimlerde daha zor şartlarda oruç tuttuğunu ve “Yapamıyorum, oruç tutamıyorum.” demediğini görür ve orucun evrensel arınma mektebi olduğunu anlar. İftar vakti Enbiya’nın ruhaniyetiyle aynı sofraya oturana, onlarla birlikte yürüyene, oruç tutana ne gam, ne keder, der. Oruca “zor” diyen, cihad meydanlarında da ona devam eden Enbiya’yı düşünür, ruhu, onlarla hemhâl olur.  Orucu onlar gibi Allah rızası için tutanlar, nihai aşamada müttakiler kadrosuna dahil olurlar. 

 

Büyük Misafir

Şaban Ayı’nın sonuna doğru bir büyük misafiri istikbal etme heyecanı kaplar bütün yürekleri. Her yerde hilal gözlenir. Sonra da görenler, görmeyenlere haber verir. Mahyalar asılır, teravihler, mukabeleler başlar. Kandiller yanar. 

 

Ramazan’la Âlem-i İslâm’da bir şehrâyin başlar. İlâhî hitaba muhatap olan bütün müminler imsaktan sahura kadar ağızlarına tek lokma koymaz, şehrâyin tadında oruç tutar. 

 

Oruç her yere aynı anda, aynı şartlarla girer. Memuru olduğu gibi amiri de, işçiyi olduğu gibi patronu da şamildir. Gecekonduya girdiği gibi, saraya da girer. Fabrikada da, cephede de oruç tutulur. Milyonlar bir anda sahura kalkar, güneşin batmasıyla iftar yapar. 

 

Oruç Paylaşmaktır

Ramazan bölüşme, paylaşma, Ümmet’le dayanışma ayıdır. Bu yüzden Ramazan’da zenginlerin konakları hiç olmadığı kadar fukaraya açılır; İftar sofraları kurulur, iftar sonrası hane sahipleri misafirlerine “diş kirası”2  adıyla hediyeler dağıtırdı. Yemeği ancak kendisine yettiğinden geniş katılımlı iftar sofraları kuramayan âriflerse îsâr yapar, kendileri aç kalır, yemeklerini fukarâya ikram ederdi. Abdullah b. Ömer (r.a) fakirler olmadan iftar yapmazdı. Eğer ailesi onları kendisinden uzaklaştırdıysa, o gece bir şey yemezdi. Bir dilenci o sofradayken geldiyse, yemekten payına düşeni alır, kalkar, dilenciye ikram ederlerdi. Ailesi tabakta kalan yemeği yediği halde geri döner, bir şey yemeden oruçlu olarak sabahlardı.3 

 

Oruç ve Ümmet Dayanışması 

Bütün ibadetler müminleri ittihâd-ı İslâm’a götürür. Dilleri, renkleri farklı müminler dünyanın farklı noktalarından, aynı cihete yönelir, aynı âyetleri okur, “Ayaklarımızı Sırât-ı Müstakîm’de sabit kıl!”4 duasını yapar. Hacc’ın iki rüknü de cemaat halinde akdedilir. Arafat’ta omuz omuza vakfeye durur,  yüzbinlik cemaatle Kabe’yi tavaf eder müslümanlar.

 

Ümmet, en doğudan en batıya kadar aynı gün Ramazan’a başlar, aynı gün bayram yapar. Zengin, fakir, amir, memur birlikte oruç tutar, birlikte iftar yapar. 

 

İbadetler, “Müminler birbirlerine acımakta, birbirlerini sevmekte ve birbirlerine şefkat göstermekte bir vücudun azaları gibidir.”5hadisinin tecelligâhıdır. Namaz da, Hac da, Oruç da bize Ümmet olduğumuzu ve onun selametinin selametimiz, felaketinin felaketimiz olduğunu hatırlatır. Bu yüzden Allah’a bedeni, kalbi ve aklıyla ibadet edenler kendi sorunlarıyla alakadar oldukları kadar, Ümmet’in meseleleriyle de ilgilenirler. Ferdî kurtuluş için değil, Ümmet’in halâsı için mücadele ederler. Çünkü ibadet gibi, saadet de ictimâî bir davadır.

 

Abdullah b. Huzâfe ve Oruç

Bütün azalarıyla oruç tutan sahâbede, Ümmet’in maslahatı için mücadele etme davası bir melekeye dönüşmüştü; onun için nerede, ne yapmak gerekiyorsa orada onu yapmaktan imtina etmezdi. 

 

Sahâbe yaşlılıktan, hastalıktan mütevellit meşakkat hallerinde bile namazdan, oruçtan hâsıl olan gayeyi tefekkür etti, Medine’de durmadı, ayakları onları nereye kadar taşıyorsa, oraya gidip İslam’ı tebliğ etti. “Ben”den geçti “biz” oldu ve o biz uğrunda can vermeyi cana minnet saydı.  Roma Devleti tarafından esir alınan Abdullah b. Huzâfe ile imparator arasında geçen şu konuşma ancak oruç mektebinde yetişen bir müminin nasibi olabilir:

 

Hz. Ömer (r.a) zamanında Romalılar üzerine gönderilen İslâm Ordusu içerisinde yer alan Sahâbî Abdullah b. Huzâfe es-Sehmî ve bir grup mücahid Romalılara esir düşer… Ülkesinin önemli bir bölümü Müslümanlar tarafından fethedilen imparator, Abdullah’ı Hristiyan yapmak ister; bu vesileyle, “Peygamber’in bir sahâbîsi Hristiyanlığı tercih etti.”  dedirterek İslâm’ın yolunu keseceğini düşünür. Kendisine işkence yapan imparator Abdullah’a, “Hristiyan ol! Aksi takdirde seni ateşte kaynayan bakır bir kazan üzerine yerleştirilen karnı boşatılan bir ineğin içine koyarım.”6  dedi. Sahâbî, “Hayır Hristiyan olmam.” dedi. Bunun üzerine imparator üzerine içi oyulmuş bir inek konan bakır bir kazan istetti, kazan yağla dolduruldu ve kaynatıldı. Daha sonra Müslüman esirlerden birini çağırtıp ona Hristiyanlığı teklif etti; Müslüman reddetti. Abdullah’ın gözleri önünde bir anda, kazanın üzerine konan ineğin ve onun içinde yandıkça etleri eriyen arkadaşının kemikleri göründü. İmparator Abdullah’a döndü, “Hristiyan ol! Aksi takdirde seni de böyle bir kazana atarım.” dedi. Kaynar kazana atılmakla tehdit edilen Abdullah ağladı. Etraftakiler, “Korkup, ağladı.” dediler. Bunun üzerine imparator, “Onu geri getirin!” diye çağırdı. İmparatorun korkup da ağladığı, dolayısıyla Hristiyanlığı da kabul edebileceğini düşündüğü Abdullah İmparator’a şöyle dedi: 

 

“Yapmak istediğinden korkup da ağladığımı zannetmeyesin. Allah yolunda böyle bir işkence kendisine yapılacak kişinin tek bir canının olmasına ağlıyorum. İsterdim ki, saçlarım adedince canım olsa, sonra esir alınsam ve bu yapılan onlara da yapılsa.” 

 

Sahâbî’deki imana hayran kalan imparator, bu büyük kahramanı serbest bırakmak ister. Bunun için bir teklifte bulunur, “Başımı öp, seni göndereyim.” der. Sahâbî, “Hayır Yapamam.” der. İmparator, önünde düşünce melekelerini kaybettiği o sahâbîye, “Hristiyan ol! Seni kızımla evlendireyim. Ülkemi seninle bölüşeyim.” der. Sahâbî “Hayır, yapamam.” der. Sahâbî’nin Hristiyan olmasını hedefleyen, bununla da, “Muhammed’in ashâbından Abdullah b. Huzâfe Hristiyan oldu.” propagandasını yapıp Müslümanların zihninde “acabalar” oluşturmaya çalışan İmparator son olarak “Başımdan öp, seni ve seninle birlikte olan seksen Müslümanı serbest bırakayım.” der. Sahâbî, “İşte bunu yaparım.” der; İmparatorun başını öper. İmparator da hem onu, hem de onunla birlikte esir alınan seksen sahâbîyi serbest bırakır. Abdullah b Huzâfe arkadaşlarıyla birlikte Halife Hz. Ömer’in huzuruna varınca, Hz. Ömer ayağa kalkar ve onu alnından öper. Sahâbe, “Gittin de bir dinsizi alnından öptün!” diyerek Abdullah b. Huzâfe’ye takılır, o da, “Allah bu ‘kuble’yle seksen Müslümanı kurtardı.” derdi.7 

 

İmanından etkilenen ve kendisini serbest bırakan Roma İmparatoru’na, “Eğer bütün kardeşlerimi serbest bırakırsan alnından öperim, aksi halde öpmemin ve gitmemim bir anlamı yok.” diyen Abdullah b. Huzâfe’deki bu hâl, ancak şu şekilde hülasa edilebilir: Sadece iman edenler oruç tutabilir ve sadece oruç tutanlar Abdullah b. Huzâfe’nin yaptığını yapabilir. Ya hepimiz, ya hiçbirimiz; hepimizin özgür olmadığı yerde, serbest olsam da tutsağım… 

 

Oruç sebep, Ümmet için yaşama hassasiyeti ise onun sonucudur. İslâm Coğrafyası’nın dağıldığı, pek çok erbâb-ı kalemin sath-ı müdafaa/bölgesel/ferdi mücadele verdiği bir zamana Abdullah b. Huzâfe, bütün azalarla tutulan bir orucun mümindeki inkılâb boyutunu anlatır. Oruçtan önce sadece kendini ve ailesini düşünen bir mümin, oruçtan sonra ailesi yanında Ümmet’in ailelerini de düşünüyor, imkanı nisbetinde onlarla alakadar oluyorsa oruç onu tezkiye ve terbiye ediyor demektir. Ramazan-ı Şerîften önceki ve sonraki hayatta bir değişim yoksa orada oruç, örf ve âdetten öteye geçemez.

 

Çocuklar ve Hastalar

Ramazan şehrâyinine çocuklar da açlığa dayanma gücüne göre katılır; kimi öğleye, kimi ikindiye kadar oruç tutar; Onlar da aç kalarak, açları anlamaya çalışır. Büyüyünce kendi iradeleriyle Ramazan mektebinde ümmetle beraber olurlar. 

 

Oruç mektebinde hastalara ve yolculara ruhsat var.8 Buna rağmen pek çok yolcu azîmetle amel eder, oruç tutar. Kişi hastaysa evinin bir köşesine çekilir, yemek yer, ağzına her lokma alışta istiğfâr eder; derin bir mahcubiyet içerisinde, “Yâ Rabbi! Bana sıhhat ihsan et de, ben de imsaktan iftara kadar aç kalarak, hem nefsimi terbiye edeyim, hem de ümmetle beraber olayım.” der. Oruç tutarak ümmet dayanışmasına katılamayan müminler fidye vererek9  Müslümanlara infakta bulunur; Böylece onlarda Ümmet’le birlikte olmanın gereğini yapar.

 

Oruç’un Kur’ân-ı Kerîm’le Münâsebeti

Ramazan bir mekteptir. Her mektep gibi onun da kendine has kuralları, kendine özgü bir müfredatı vardır. Bayram’da diplomayı ancak Ramazan müfredatına göre amel edenler alır.  

 

Mekteplerde ders kitapları var. Ramazan’ın ders kitabı ise Kur’ân-ı Kerîm’dir.  Allah Rasûlü ﷺ Ramazan’da her zamankinden daha fazla Kur’ân-ı Kerîm okurdu. Ulemâ ise Ramazan’da tedrisata ara verir, sadece Kur’ân-ı Kerîm’le meşgul olurdu.

 

İmam-ı Rabbâni (rahmetullahi aleyh), Ramazan-ı Şerîf’in Kur’ân-ı Kerîm’le tam bir münasebeti var, buyurur. Bu yüzden oruç tutulan sayılı günler; insanlar için hidayet rehberi, doğru yolun ve hak ile batılı birbirinden ayırmanın apaçık delilleri olarak Kur’ân’ın kendisinde indirildiği Ramazan ayıdır. Öyle ise içinizden kim bu aya ulaşırsa, onu oruçla geçirsin.10  

 

Neden Allah Azze ve Celle Kur’ân-ı Kerîm’i başka bir ayda değil de, Ramazan-ı Şerîf’te inzal etti? Hâdiseyi şu misal bağlamında değerlendirebiliriz: Hastasına takdir edeceği bir ilacı vermek için belli tetkikleri yaptırmasını söyleyen bir hekim, aynı zamanda tetkikten 10 saat önce yemek yemeyi kesmeyi de tembihler. Hasta, hekimin söylediğine riâyet ederse tahlilden bir sonuç hasıl olur. Allah Teâlâ da kullarına imsaktan iftara kadar yeme, içme ameliyelerini yasaklayarak onları Kur’ân-ı Kerîm’le tedaviye, onunla uyumlu bir hayata hazırlar. Bu yüzden İmam Gazzâli Hazretleri buyurur ki, iftara doğru açlık ve susuzluk Müslümanı yorgun düşürdüğünde kimse yatağa gidip yatmasın, uyumasın. Orucun verdiği açlığı iliklerine kadar hsin. Nefsi zelil, ruhu aziz olsun. Müeddeb bir ruh, Kur’ân-ı Kerîm hükümlerini uygularken, itiraz etmez, “acaba” demez. Kur’ân-ı Kerîm, hâdiseye bu zaviyeden bakan müminleri, -İslâm’ın hayata tatbiki ve tayininde- emir eri olmaya çağırır: “Aralarında hüküm vermek için Allah’a (Kur’ân’a) ve Rasûlü’ne (Sünnet’e) davet edildiklerinde, müminlerin sözü ancak, ‘İşittik ve iman ettik.’ demeleridir.”11  Oruç tutarak nefislerini hâkimiyet altına alanlar, Allah ve Rasûlü tarafından İslâm’a göre bir hayata davet edildiklerinde bütün mevcûdiyetleriyle ittiba eder, isyan etmezler. 

 

Tam Bir Mahfiyet Hali 

Müminlerin sahip oldukları malı bölüştüğü, paylaştığı; Kur’ân-ı Kerîm mukabelelerinin okunduğu, hatimle teravihlerin kılındığı, oruçlunun nefis terbiyesi yaptığı Ramazan, büyük bir aydır. Bu yüzden yapılan ibadetlerin ecri 10 ile 700 kat arasında değişirken, orucun ecri bu kaydın dışındadır. Her ibadet riya ile yaralanabilir. Lakin oruçlunun açlığını, susuzluğunu Allah’tan başka gören yok, bilen yok. Tam bir mahfiyet hali. Lakin buna rağmen yürek safında Ümmet’le beraberiz. Bu beraberliği teraziler tartmaz.  Bu yüzden Allah Rasûlü ﷺ şöyle buyurmuşlardır: 

 

“Oruçlu kimse kötü söz söylemesin ve cahillik yapmasın (Câhiliye âdetlerinden birşey yapmasın). Eğer biri kendisiyle dövüşmeye ya da sövüşmeye kalkışırsa, ona iki defa ‘Ben oruçluyum.’ desin. Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, oruçlunun ağızının kokusu, Allah Teâlâ’nın katında misk kokusundan daha temizdir. Allah Azze ve Celle şöyle buyurur: ‘Oruçlu kimse benim için yemesini, içmesini, cinsî arzusunu terk eder. Oruç, doğrudan benim için yapılan (riya karışmayan) bir ibâdettir. Onun ecrini de doğrudan doğruya ben veririm. Hâlbuki diğer güzel amellerin hepsi on misli ile ödenir.’…”12 

 

Hülasa

Rabbânî âlimlere göre oruç hem beden, hem akıl, hem de yürekle tutulur. Beden yeme içmeyi keserek; akıl yalana, isyana, tuğyâna mani olarak; gönül de mâsivâdan mâveraya kanatlanarak oruç tutar. Bu yüzden fukahâya göre, yiyip içmek orucu bozarken; evliyaullaha göre ise gıybet de onu ifsad eder. Nitekim Süfyân, “Gıybet orucu ifsad eder.” der.13  Oruçlunun kendi parasıyla aldığı eti yemesi haram olur da, ölü kardeşinin etini yemesi haram olmaz mı? Onlara göre el, ayak, göz ve kulakla da oruç tutulur; kalp, mâsivâdan mâverâya kanatlanır.

 

 Arafat’taki Vakfe’de de, aynı anda Razaman’a girip, aynı gün Bayram yapmada da ümmet olduğumuzu, bayramımızın da, hüznümüzün de ayniyet arzettiğini idrak etmek ve gereğini yapmak vardır. Bu olacaktır. Çünkü İslâm Ümmeti; imamı bir, kıblesi bir, Kitab’ı bir olan bir cemaattir. Allah Rasûlü sahâbeye bu ruhu öğretti. Hatt-ı müdafaa değil, sath-ı müdafaa yaptılar. Sahâbe namaz, hac ve oruç mektebinden ümmet olduklarını öğrendi ve hep mûcebince amel etti. Bu noktada bedel de ödedi. Fakat tercihlerini canlarından yana değil, davalarından yana aldılar… 

 

——-

 

1 Bakara, 2/183.

 

2 Eski ramazanlarda iftara gidilen saray ve konaklarda misafirlere verilen hediyeler için kullanılan bir tabir. Bkz.“Diş Kirası” maddesi, DİA.

 

3 İbn Receb el-Hanbelî, a.g.e., s.314.

 

4 Fâtiha, 1/6.

 

5 Bkz. Buhârî, Edep, 27, H. No: 6011.

 

6 Arapça metindeki “Bakara” kelimesi içine bir inek alacak kadar geniş bir kazandan kinaye olabilir.

 

7 Bkz. İbnü’l-Esîr, Ebu ’l-Hasen İzzüddîn Ali b. Muhammed b. Muhammed eş-Şeybânî el-Cezerî, Usdu’l-Ğâbe fî Ma’rifeti’s-Sahâbe, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Lübnan, III, 213, 214; İbn Hacer, Ebu’l-Fazl Şihâbüddîn Ahmed b. Ali b. Muhammed el-Askalânî, el-İsâbe fî Temyîzi’s-Sahâbe, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrût, IV, 50,52.

 

8 Bakara, 2/184.

 

9 Bakara, 2/184.

 

10 Bakara, 2/185.

 

11 Nûr, 24/51.

 

12 Buhârî, Savm, 2, H. No: 1894.

 

13 Ebû Hamid Muhammed b Muhammed el-Gazzâlî, İhyâ-u Ulûmi’d-Dîn, Dâru’l-Minhâc, Beyrût, 2011, II, 112:  (اَلْغِيْبَةُ‭ ‬تُفْسِدُ‭ ‬الصَّوْمَ

 
Etiketler: ÂLEM-İ, İSLÂM’DA, ORUÇ, İNKILÂBI, /, İhsan, ŞENOCAK,
Yorumlar
Diğer Yazılar
TÜRKİYE’NİN HOCASI’NIN UFKUNDAKİ DİRİLİŞ YOLU / İhsan ŞENOCAK
ORUÇ MÜSLÜMAN’A, MÜSLÜMAN ALLAH’A EMANET
TÜRKİYE’NİN ULUSLARARASI TABELASI: ‘‘ULU HAKAN ABDÜLHAMİD HAN’’
SİYASET SARAYIMIZIN CÜMLE KAPISI: ABDÜLHAMİD
İslam’ın Aşk ve Vecd Yolu: Tasavvuf
HAYDİ ÇOCUKLAR ALİ KÜKRESİN, HAYBER TİTRESİN!
Tefekkürü gibi Tesettürü de İslam Olan Kızlar
GÖLGESİ İSLÂM COĞRAFYASINA DÜŞEN BİR DAĞ GİBİYDİ
Bir Keşf-i Kadım Olarak Büyük Doğu ve Necip Fazıl
ŞEHİD KANIYLA ESKİR GECELER ve DOĞAR FECİRLER
Tarihselciliğin Tarihi
Mustafa İslamoğlu, Şia ve Banyas’ta Katledilen Bebekler
Kur’an-ı Kerim ve Marjinal Gruplar
Hayzuran Dirilişe Üs Olacak
Emperyalizmden İran’a, “Düşman Kalalım, Sen Müslüman Dostlar Kazan!”
İkinci Fetretin Mevlanası: Ahıskalı Ali Haydar Efendi
Raviyetu’l-Asr: İmam Kevseri
Ayasofya Ne Zaman ve Nasıl Açılacak?
YENİDEN VE YENİLMEYEN BİR İRADEYLE “BİSMİLLAH”
Amuda Kalkmış Bir Hayata Teğet Geçen Gerçekler
“MÜSECCEL SÜNNET DÜŞMANI”NDAN EN YENİ ORYANTALİST MASALLARI
Kilise’nin En Son ve En Tehlikeli Oyunu: Sünnet-i Reddeden Kur’an Müslümanlığı
İRAN’IN EN YENİ ACEM OYUNU
GÜLENİZMİN SAHTELİĞİ, MEHDİLİĞİN İNKARINA GEREKÇE OLABİLİR Mİ?!
ZAFER SENİN, HEZİMET ROMANOS DİOGENES’İN ÇOCUKLARININ OLACAK!
İSLAM’IN KIZININ EVLİLİK KRİTERLERİ
Özellikle Ehl-i Sünnet itikadının başta gelen savunucularından Dr. İhsan ŞENOCAK Kimdir?
Haber Yazılımı